Neler Oluyor Kurulda?

Kars’a giderken yaptığım sitem mi etkili oldu, yoksa tamamen tesadüf müydü bilemiyorum ama Ankara’ya döndükten bir iki hafta sonra Fethiye Arıcılık Üretme İstasyonu’nda bir soruşturma ile görevlendirildim. Kurum çalışanı bir teknisyen, kurum müdürünü şikâyet ediyordu. Yalnız başıma yürüteceğim ikinci soruşturmaydı ve ilkiyle kıyaslayacak olursak heyecan katsayısı oldukça düşüktü.

Üretme istasyonu doğrudan Genel Müdürlüğe bağlıydı, bu nedenle Muğla Tarım İl Müdürlüğü ile görüşmem gerekmiyordu. Ancak Kars teftişinde telefonda ilginç bir diyalog yaşadığım Muğla Tarım İl Müdürü Ayten Hanım ile bu vesileyle yüz yüze karşılaşacak olmam ilginç olacaktı. Ayrıca Fethiye’de Devlet Su İşleri’ne ait, yaz döneminde kamp olarak faaliyet gösteren sosyal tesislerde kalabilmek için Ayten Hanım’dan yardım istemeyi de düşünüyordum. O yıllarda henüz müfettişlerin görev çerçevesinde otellerde kalma imkânı yoktu; tek seçenek kamu kurumu misafirhaneleriydi.

Ayten Hanım’ın makamına girdiğimde kendimi, “Teftiş Kurulu’nun en genç müfettişi ve evladınız Mehmet Akif Bahadır” şeklinde tanıttım. O da hatırladı o ilginç diyalogu; küçük bir kahkahanın ardından defalarca özür diledi.

– “Annelik kolay değil. Şimdi bu evladınıza Fethiye’deki DSI sosyal tesislerinden iki haftalık bir rezervasyon yaptırabilirseniz, annelik görevinizi hakkıyla yerine getirmiş olursunuz…”

Şaka yollu dile getirmiştim talebimi. Hemen Valilik Özel Kalemi’ni aradı Ayten Hanım.

Muğla İl Müdürlüğü’nün resmi aracıyla Fethiye’ye doğru yola çıktığımda, DSI sosyal tesislerinde Vilayet kontenjanından adıma on günlük rezervasyon yapılmıştı.

Sosyal tesis deniz kıyısında, yanlış hatırlamıyorsam üç katlı, terasında gün batımına karşı akşam yemeklerinin servis edildiği pırıl pırıl bir tesisti. Ankara Yenimahalle’de, İstanbul asfaltı üzerinde, lüks odaları dahi iki kişilik olan ve göreve başladığım dönemde bir odasını dönem arkadaşım Metin Abi (Süerdem) ile paylaştığım tesisle kıyaslayınca, aradaki bariz fark bakanlık mensubu olarak insanı üzüyordu.

Sosyal tesisin hemen önünden Ölüdeniz dolmuşları kalkıyordu. Ben de mesaiyi bitirir bitirmez bu dolmuşlarla yarım saat süren bir yolculuğun ardından kendimi Ege Denizi’nin serin sularına bırakıyor, iki saat kadar yüzdükten sonra saat dokuzda sonlandırılan akşam yemeğine yetişiyordum.

Görev konum çok karmaşık değildi. Yedi sekiz maddede sıralanan iddiaları incelemeye başladım. Sadece bir konuda kurum müdürünün sorumlu olduğu, diğer konuların haksız isnat ve iddialardan oluştuğu görülüyordu. Hem kurum müdürüne hem de şikâyet eden teknisyene küçük birer disiplin cezası önererek raporumu tamamlayacaktım.

Bu görev sırasında dosyaları incelerken karşılaştığım, görev konumla doğrudan ilgili olmayan bir yazı, incelediğim konulardan daha çok ilgimi çekmişti. Bakanlığımız Personel Genel Müdürlüğü’ne ait olan ve kuruma hitaben yazılmış yazıda özetle:
“Teftiş Kurulu Başkanlığı’nın görüşleri doğrultusunda, aradan geçen iki yılı aşkın süre nedeniyle iki teknisyene ilişkin tayin onaylarının güncelliğini yitirdiği ve uygulanmasına gerek kalmadığı” ifade ediliyordu.

Teftiş Kurulu’nun yazısına ait tarih ve sayı yazıda yer almakla birlikte ekinde herhangi bir şey yoktu.

Bu iki teknisyen hakkında yaklaşık üç yıl önce kurumda soruşturma yürüten Başmüfettiş Güner Demirel başkanlığındaki heyet tarafından tayin teklifinde bulunulduğu, bu teklifin Bakan Oluru’na bağlandığı ancak iki yılı aşkın süredir uygulanmadığı anlaşılıyordu. Bu defa teklifin, Teftiş Kurulu Başkanlığı’nın görüşü ile (Bakan Oluru’nu değiştirme gücü olmamasına rağmen) “güncelliğini yitirdiği” gerekçesiyle ortadan kaldırılması söz konusuydu.

İlk düşüncem, Personel Genel Müdürlüğü’nün suç işlediği, Teftiş Kurulu’nun olmayan veya hiç de bu anlama gelmeyecek bir yazısını gerekçe göstererek Bakan Oluru’nu uygulamadığı yönündeydi. Soruşturma konumla ilgili olmadığı için bu olayı kurum yetkilileriyle hiç tartışmadım ama belgenin fotokopisini alarak Ankara’ya döndüm.

Ne yapmam gerektiği konusunda emin değildim. Zira işin içinde Teftiş Kurulu da vardı. Olayı ilk olarak dönem arkadaşlarımla tartıştım. Onlar da şaşırmışlardı. Sonra o dönemde Bakan danışmanlığı da yapan Başmüfettiş Nail Çelebi’nin yanına gittim. Onun kanaati de Teftiş Kurulu’nun böyle bir görüş veremeyeceği yönündeydi. Zira mevzuatın hiçbir yerinde belirli bir süre uygulanmayan tayin onaylarının güncelliğini yitireceğine dair bir düzenleme yoktu. Bilakis böyle bir durum, Bakan emrini yerine getirmeyen yetkililer açısından sorumluluk doğuruyordu.

Nail Bey doğrudan Büro Müdürümüz rahmetli Handan Hanım’ı aradı. Maalesef Personel Genel Müdürlüğü’nün yazısı doğruydu. Teftiş Kurulu’ndan bu yönde bir görüş verilmişti.

Doğal olarak bu durumu da paylaştım dönem arkadaşlarımla.

Sanırım aynı gün akşama doğru Metin Abi, “Gardaş, hakkını helal et, bir pot kırdım haberin olsun,” diyerek anlattı ki:
“Kurulda neler oluyor üstadım?” diye olayı aktardığı başkan yardımcısı, bizzat bu görüşü kaleme alan başkan yardımcısı çıkmıştı.

Şanssız bir tesadüf müydü, yoksa özel bir istek mi bilemiyorum; yazmış olduğum disiplin soruşturma raporu, incelenmek üzere bu başkan yardımcısına havale edilmişti. Ve ben birkaç gün süren huzursuz ve endişeli bir bekleyişten sonra rapor hakkında görüşmek üzere bu başkan yardımcısı tarafından odasına çağrıldım.

Kendisi mizaç olarak kurulun en sert müfettişlerindendi ve odasına girdiğimde yüzü her zamankinden daha sert, konuşması son derece sinirliydi. Özetle, şikâyetçiye verdiğim cezayı yersiz bulmuştu. En azından şikâyet edilen konulardan birinin gerçek olduğunu, bu tip cezaların şikâyet mekanizmasının önünü kesebileceğini, bu mekanizmanın yolsuzlukların ortaya çıkarılması açısından son derece önemli olduğunu, bu nedenle şikâyetçilerin korunması gerektiğini söylüyordu.

Her ne kadar diğer şikâyet konularının kişinin özel hayatını da ilgilendiren iftira niteliğinde iddialar olduğunu söylesem de, bu konuda direnmenin yersiz olduğunu anladım ve
“Haklısınız üstadım, olayı bu boyutuyla değerlendirmemiştim. Düzeltirim raporumu,” dedim.

Bir sıfır mağluptum. Üstad ise üzerime gelmeye devam ediyordu ve bu sert tutumun, Fethiye’den getirdiğim o yazıyla ilgili olduğu çok açıktı.

– “Şimdi sen hem kurum müdürüne hem de teknisyene ceza veriyorsun. Bu adamlar aynı kurumda nasıl çalışacaklar? Kurumun sağlıklı çalışması açısından neden birinin tayinini istemiyorsun?”

Sanki üstad gol atmam için orta yapmıştı. Top önümde duruyordu ve kale boştaydı. Affetmedim bu pozisyonu.

– “Bu teknisyenin tayinini istemek çok kolaydı üstadım. İki satır yazardım; il dışında başka bir birimde görevlendirilmesinin uygun olacağını belirtirdim ve kısa sürede tayini çıkardı. Ama düşündüm ki, bu teknisyenin kimi kimsesi yok. Çıkan tayinini ‘güncelliğini yitirmiştir’ diye iptal ettirme şansı olmayabilir. Bu nedenle yazmadım böyle bir teklif.”

Hava buz kesmişti. Birkaç saniye ne diyeceğini şaşırdı üstad. Sonra ani bir hareketle çekmecesini açtı ve karıştırmaya başladı. Bir şeyler arıyordu. Gerçekten uzun mu sürdü bu arama, yoksa bana mı öyle geldi bilmiyorum. Sonunda buldu aradığını ve bana uzattı.

– “Bak… Ruhi Bey talep etmiş, ben de yazmışım…”

Uzattığı şey sarı renkli bir hatırlatma kâğıdı (post-it) idi ve üzerinde el yazısıyla şu cümle yer alıyordu:
“İki yılı aşkın süredir uygulanmamış olması nedeniyle tayin tekliflerinin güncelliğini yitirdiği ve uygulanmasına gerek kalmadığı yönünde bir görüş verelim.”

Başkan yardımcımızın odasından çıkarken kolumun altında düzeltmek üzere aldığım disiplin soruşturma raporu, yüzümde bir-birlik ve beraberliğin(!) verdiği ironik bir mutluluk ifadesi, aklımda ise şu cevapsız sorular vardı:
Böyle bir görüş vermiş olmanın mı, yoksa bu görüşü sırf başkan istiyor diye verip o küçük kâğıt parçasını çekmecede saklamanın mı daha kötü olduğuna dair…

Genel altında yayınlandı.

Yorum bırakın